İkinci bölüm de hazır. İyi okumalar. -Tabii okuyan varsa xP-

1. BÖLÜM
Olayların Başlangıcı~
Endişeyle arkadaşımın yanına koştum. Altın sarısı saçlarını bordo bir kurdeleyle tutturup fiyonk şekli vermişti. Yosun yeşili gözlerinden endişe okunuyordu. Üstünde okulumuzun üniforması olan lacivert-beyaz-bordo ekose etek, beyaz gömlek, beyaz-bordo arması olan lacivert süveter, dizin üstünde beyaz çorabı vardı. Ayrıca tabii ki lacivert tozlukları.
“Ne oldu çok endişeli görünüyorsun Liz?”
Liz, sürekli evin önünde bir oraya bir buraya mekik dokuyordu.
“Aslında, yani şey pek endişe sayılmaz ama...” durdu ve bana ters bir bakış fırlattı.
“ ... neredeydin sen sabahtan beri snei bekliyorum! Annen kapıyı açtı içeri gelmemi söyledi ama sen yokmuşsun kapının önünde beklemek istedim ben de. Neredesin sen?!”
Onun bu ani parlamasından biraz korkmuştum. Bir-iki adım geriledim.
“Ben, ben gezmiştim.”
Bunun üzerine derin bir soluk aldı. Sakinleştiği her halinden belli oluyordu.
“Of, tamam. Ama şimdi benimle geleceksin Ella.” Bileğimden tuttuğu gibi beni sürüklemeye başladı.
“Neler oluyor yaa ?!”
“Zamanımız yok,” tekrar bana kötü bir bakış attı. “zamanımız tükendi, sayende. Oraya gidince analtırım.”
Bu kadar sinirlenmesinin nedenini hala anlayamamıştım. Çenemi tutup beni nereye götürecekse götürsün diye beklemeye başladım.Dar bina arası yollardan geçtik. Ana caddeye hiç çıkmadık. Sonunda dar ağaçlık bir yola girdi. Sağda ara ara banklar vardı. Sol tarafımız ise orman ve ardından okyanustu. Bir yürüyüş yoluydu. Ama ıssızlaşmıştı. Bir yerden bana tanıdık gelen bu yolun sonunda nereye varacağımızı çok merak ediyordum. Liz durdu. Bileğimi bıraktı. Bileğimi ovuşturdum. Bir süre sürekli aynı bölgeyi tuttuğundan bileğim kızarmıştı. Liz iki elini de dizlerinin üstüne koyup dayanarak soluklandı. Ben de bakışlarımı önüme çevirdiğimde birazcık şaşırdım. Çok da şaşırmadım yani azıcık...
Karşımızda mavi boyalı, bahçesinde birçok ağaç olan okulumuz duruyordu. İki sene önce yeni yapılan yol yüzünden artık kullanılmaz olan yürüyüş yolundan okulun arka kapısına gelmiştik. Neden buradna geldiğimizi anlamamıştım.
“Neden bu eski yolu kullandık?”
“Manzara için değil herhalde.” Dedi ve gülmeye başladı. Sonra ciddileşerek:
“Ön yolda fark edilebiliriz. Hatta şimdiye bir şeylerin değiştiğini fark etmiş olabilirler.. Of of olamaz.” Anlamadığım bir dilden konuşuyordu sanki. Dediklerinin bir kelimesinin bile anlamını kavrayamıyordum. Ne diyordu bu kız? Neyi fark edeceklerdi? Kim görecekti ?
Soluklanmayı bırakıp, yürümeye başladı. Okulun artık kullanılmadığını belli eden, samraşıklarla ve ağaç dallarıyla kaplı demir, arka kapısını ittirdi. Okulun resmi sınırları içindeydik artık. Okul çoktan bittiği için bugün etüdü olan futbol ve keman klüpleri dışında kimse yoktu. Onlar da dersteydi. Gerçi futbol klübü ön bahçedeki sahada çalışıyordu ama bizim oradna gideceğimizi sanmıyordum. Liz de beni onaylar gibi arka bahçeye yöneldi. Okulun arka kapısından içeri girdik. Bu tarafta beşinci ve altıncı sınıflar vardı. Liz koridorda ilerleyerek okulun kullanılmayan eski konferans salonu ve eski spor salonunun olduğu tarafa yöneldi. Burası yasak bölgeydi ve ee şey karanlıktı. Karanlık. Korkulu rüyam.
Liz konuşmaya başladı:
“Okuldan sonra eve gitmedim. Burada, eski spor salonunda birkaç dövüş hareketine çalışıyordum. Sonra bir sesler duydum. Konferans salonunun o taraftan. Öğretmenler olduğun düşünüp denge tahtasının arkasındaki minderlere saklandım. Sesler şöyle diyordu:
‘Kimse yok değil mi?’
‘Elbette yok, burası yasak bölge. Katı öğretmenlere yakalanmak istemeyen çocuklar buraya gelmez.’ Sonra sesler kesildi. Gittiklerini anlamıştım. Yerimden kalkıp konferans salonuna doğru ilerledim. Kapıyı açmaya çalıştım ama kilitliydi. O anda buraya seninle gizlice girdiğimiz zamanlarda hiç fark etmediğim bir şeyi fark ettim: Kapının en altında küçük, kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Elimle oraya dokunamayacak kadar şaşırmış ve biraz korkmuştum. Sonra hemen sana koştum tabii. Birlikte gelelim diye.”
“Yalnız, ben bir şeyi anlamadım. Birisinin bizi görmesinden veya bir eşyleirn fark edilmesinden korkuyordun.”
“Ha o mu, buradan gitmeden önce sanırım bilekliğimi düşürdüm. Bak işte burada.” Eliyle yerden kırmızı-beyaz boncuklu bilekliği aldı. “ Buradna çıkanlar her kimse bu bilekliği görebilirler ve anlayabilirler. Ön yoldan gelseydik eğer hala buradalarsa bizi fark edebilirlerdi. Onların kim olduğunu bilmiyorum. Kötü birileri olabilirler. Konuşmalarından böyle anladım en azından.”
“İyi de onca kişi arasından bizi nasıl fark etsinler? Ayrıca arka taraftan girmek çok daha şüphe uyandırcı. Onlar da oradan geliyorlarsa bizi fark ederlerdi. “
“Bizi fark edebilirler belki. Çünkü klüpten biri sanadabilirler, bu okulu iyi bildiklerinden bizi ayırt da edebilirler. İkinci söylediğine gelince, evet onu hiç düşünmemiştim.”
“Bu ne ya ajancılık mı oynuyoruz.” Dedim ve saf sag gülmeye başladım. Bu sırada konferans salonunun önüne gelmiştik. Liz eğilip bana kırmızı ışığı gösterdi. Tam eliyle oraya dokunacaktı ki, bir sesle irkildik.
“Ona sakın dokunmayın.”
Hızlıca arkamıza döndük. Kestane saçlı, doğrudan gözlerimizin içinin de içine bakan gri gözlü, bizim yaşlarımızda bir çocukla, havuç rengi saçları olan, gökyüzü mavisi gözleri olan liseye gidiyormuş gibi görünen bir kızla karşılaştık. Bu çocuk bugün bahçede gördüğüm çocuktu. Ancak yanındaki kızı hiç görmemiştim. Kız donuk bir sesle konuştu:
“Eğer dokunursanız işiniz biter.”
M i s s i e #